17 Temmuz 2012 Salı

Mim ile gelen karanlık sırlar..

Hım höm ham ~=0=~ Unazo-sama mimlemiş bizleri. Ben de bu mimin ne halt olduğunu bi 3 hafta önce öğrendim.Deviantart'da tag diyolardı Türkçe'ye mim diye çevirince o_o ha...HAAAA UOU gibi bir kavrayış gerçekleştirdim.Her neyse başlayayım ben:

(!!UYARI!! Ne b*k yazacağım hakkında en ufak bir fikrim yok..Fazla saçma ve uzun olabilir)

1.Küçükken tam bir feminist-barbie bebek düşkünü kırması bir veleddim. Kızları askeri düzende örgütleyip öğlen aralarında erkeklerle savaş yapardık ._. Tabi sonradan o vuran kıran tavrım kayboldu. Barbie düşkünlüğümse bebeklerin canlanmasıyla alakalı bir film izleyip onlardan tırsmamla yok oldu.Tüm barbielerimi toplayıp (ki  baya..BAYA fazla vardı) gece canlanacaklarını düşündüğümden bir dolaba tıktım.Hala da oyuncak bebeklerin her türünden irite olurum.

2.Annemle babam genelde eve çok geç geldiğinden ailecek sofraya oturma gibi bir kavramımız yoktur o yüzden baya uzun zamandır mutfakta yemek yeme içgüdümü kaybettim. Yemeklerimi sürekli odama götürürüm ya da televizyon karşısında yerim ve annem bana okkalı küfürler eder beni o halde görünce.

3. Nahan,1. sınıftan beri okuldan nefret ediyorum. E biz bayılıyoz mu angut,diyeceksiniz -demeyin ayıp =^=- ben yine de sizi geçebileceğime inanıyorum =A= *bring it on bitches* Sanırım sabah erken kalkma olayı yüzünden hoşlanmadım ilk başta ama bilmiyorum =w=" İlkokulda temelli bir arkadaş bulamadığımdan da olabilir. Yine de hayatım boyunca sevmedim ve sevmeyeceğim.Annem de almak zorunda kaldığı binlerce rapor yüzünden haklı olarak beddualar edecek. *seni seviyorum annee~ ;w;"*

!İlkokul'da devamsızlıktan eve uyarı getirttirdim,nahan bu yılda 19.5 devamsızlık süremden 18.5'ğunu harcamışım.Evet angut benim kabul ediyorum..!

4.Bebekken,ama baya küçükken..4-5 aylıkken sanırım hiçbir fikrim yok, kendimi havuza atmışım...Neden bilmiyorum. Annem fark etmeyip babam havuza uçmasa boğulup gidecekmişim sanırım.Dibe kadar batmışım,ama babam beni çıkardığında ağlamamışım bile. Evet neden bebek Naytın böle malca girişimlerde bulunduğu hakkında bir fikrim yok.

5.Hayatım boyunca ismim ya da yaşım asla ilk seferde doğru bilinemedi.Özellikle yaşım,çok nadir olsa da ismimi ilk seferde anlayan bazı naçizane insanlar var.. Küçükken de yaşıtlarımdan büyük duruyordum,şimdi de giyim tarzımdan ya da ne biliyim yüzümden midir çakamadım beni büyük sanıyorlar =_= Ki küçükken yine boyum uzundu,anlarım da şuan cüce gibiyim.Gerçi topuklu giyiyorum... F**k this shit. Neyse şuanda beni 19 yaşında sanıyorlar Z_Z *bkz. yaş 15*

6.Yakınım bir insan kaza ya da ameliyat vb. bir şey geçirse,yanlarına gidemem. Hastanede ziyaret edemem,konuşamam bile bazen. Böyle durumlarda kendimi kapatıyorum genelde,gerçeklerden kaçıyorum.Dedem vefat etmeden önce onu hastanede bir kere gördüm ki o da herkesin hastaneye gitmesi yüzündendi. *bkz. eve gidecek arabayı onlar sürüyor* Annem de ölümden döndüğü zaman onu ziyaret edemedim ve hiçbir şey olmamış gibi ertesi gün arkadaşlarımla buluşmaya gittim.Tabi..sonuçları çok kötü oldu.

7.Hayatımda gerçekten iyi olduğum şeyler Dil becerim ve yüzme. Lisanslı yüzücüydüm ve okul takımındaydım.Madalyalarım filan da var ama,ben o antrenmanların her dakikasından nefret ettim. Her yarışta  orda bulunan herkese lanetler okudum.Ağladım zırladım tepindim bağırdım çağırdım. İğrençti lan,valla.Ailemin zoruyla gidiyordum zaten.Küçükken yüzmeyi çok severdim nefret ettim o seneler boyunca.

Abi yüzme hocaları psikopat mı lan?Valla bak,tek bir normal olanına rastlamadım. Ayak çırpma çalışmasında kafasını soksun diye ayağıyla çocuğun kafasına bastıranını gördüm,bir kadın vardı iyi gibiydi ama 4. sınıf halimle 1.5 km'yi geçen antrenmanlar yaptığımı gayet net hatırlıyorum.Hayır hiçbir şekilde abartmıyorum. Lan lastikler vardı ayaklarımıza geçirirdik mahkum gibi o şekilde suya atlayıp 500 m yüzmemiz gerekirdi. (bkz. olimpik havuz--> bir tur 50m,10 tur gerek.10 tur 10 tur da o halde yüz bakıyım kıçın ayrılıyo mu ayrılmıyo mu) Ya da bileklerimize takardık,türlü türlü işkence aletleri vardı adamların.Uf hala hatırladıkça lanet ediyorum.

8.Ben küçükken ayriyeten at binerdim.Ama ikinci sınıfta attan düşüp kolumu yerinden çıkardım =o=" At beni sırtından attı yani.. O değilde at gözümün önünde şaha kalkmıştı,ezseydi bir de... Neyse,yaz tatilim alçımsı bir şeyle geçti ve o zamandan beri at binmedim. Gerçi atları severim ._. O kolumu çıkardığımda da sorun atta değildi zaten ya neyse...

9.Orjinal olmayan şeylerle pek ilgilenmiyorum.Eşyadan çok ayriyeten insan olarak. Bilinçsiz olarak kişiliklerinde etraflarında olan insanlardan farklı özellikleri olan insanlar ilgimi çekiyor. Eğer toplum yanılgısına kapılmış bir koyun görürsem,pek derin bağlar kuramıyorum.

10. Her şeyi kolayca fobiye dönüştürürüm .____. Biraz tırsak bir yapım var.Abartılı derecede korkmasam da  irite oluyorum. (bkz. merdivenlerden çok düştüm şimdi her basamağı besmele çekerek iniyorum,ya da Ninja kaza geçirdiğinden beri her araba yaklaştığında ödüm bi yerlerime karışıyor vb. vb.)

11. Bebeyken yaşadıklarımdan dolayı içine edilmiş bir özgüvenim var.Ama sanırım biraz düzelmeye başladım,yine de sosyal ortamlardan hoşlaşmıyorum.

12. Yeşil gözleri peh bir severüm <.< *neheehehehehehe .w.* (bu nerden çıktı şimdi bilmiyorum askdkl)

13. Bir insanın mimikleri beni ona ısındırma ya da direk soğutma kapasitesine sahiptir.Mimiklerin insan ilişkilerinde çok önemli olduğuna inanırım.

14.İlgi manyaklarından nefret ederim.

15.Fazla önyargılım =_=" Genelde insanları birkaç davranışlarından çözmeye çalışıp damga koyarım ama bunu yapmamam gerektiğini kavrayıp kendi kendime ders verdim.Şimdi de yapmamaya çalışıyorum =,="

16.Sanırım veledken yaşadıklarımdan dolayı bastırılmış bir üstün gelme isteğim var ._. Bir konuda iyi bir derecede olamazsam ne mantıksa kendimi aşağılanmış hissedip pes ediyorum.

17.İltifatlara %98 inanmıyorum.

18.Centilmen erkeklere karşı bir zaafım var aslkdşslkd Ama aynı zamanda Bad Boy'lara karşı da bir zaafım var .-. Kendi içimde çelişiyorum...

19.Neye ağlayıp neye ağlamadığımı çakamasam da durduk yere zırlamıyorum. Ama duygusal bir tipim. Ayriyeten insanların yanında ağlamaktan nefret ederim.

20.Hiçbir teselli ya da konu açma yeteneğim yoktur ._. Biri kötü hissederse kütük gibi bakarım,aklıma diyecek hiçbir şey gelmez.

21.Ultra ultra hassas bir rezil olma/aşağılık kompleksim var.Biri beni rezil etsin sinir krizi geçiriyorum,içimde kuvvetli bir nefret dalgası saatlerce kol geziyor.

22. Eğer bir işte mükemmel olmazsam kendimi o işi yapabiliyor saymıyorum.

Ben fazla mı psikopat-mal durmaya başladım aksdşk

23.Çok yapışkanım ;w;" Birinden hoşlanırsam -elimde tutma içgüdüsüyle mi nedir- acayip bir yapışma potansiyeli sergileyip insanları bıktırıyorum.Sonra kendimi zırt diye geri çekip ölümüne soğuk oluyorum.Böyle şeylerde dozajı pek tutturamıyorum ;A;" *destined to be forever alone*

24.Blogger'dan biriyle gerçekten iyi arkadaş olmayı çok istiyorum.

25.Sanırım dışarıdan fazla soğuk ve kendini beğenmiş duruyorum ;_; Tabi bilmiyorum birilerine sormam gerek.İnsanlar konuşursam insan gibi davranabildiğimi anlıyorlar sanırım ama çakamadım ;A;

Ee..Bence yeter.Aklıma bir şeyler gelmiyo o yüzden abuk subuk şeyler yazıyorum =,= Zaten baaaya bir içimi döktüm sanki. Hem öküz gibi oldu. UNAZO-SAMA EĞER BUNU GÖRÜRSEN BEN DE SENİ MİMLEYECEM KIZIM .^. İnsanları tanımayı severim hem U.U

Psikopat Nayt'ınızdan bu kadar! Lütfen küfredip benden tırsmayın,ben hepinizi çoh seviyorummm ;A;!Hayırr gitmeyin!Bırakmayın beni!Düzelebilirim!Gitmeyinnnn~

*and in the end, she became forever alone indeed,as she was destined to be*





16 Temmuz 2012 Pazartesi

Abuk Rüyalarım

Size bir tavsiye çocuklar:
Sakın ola,sabahın 8'inde Avenged Sevenfold'un baterisine ritim tutmayın.
Özellikle de bacağınızla.
Çünkü kulaklıklarınız takılı olduğundan bacağınızdan çıkan şapşap sesleri duyamıyorsunuz ve ansızın anneniz kapınızı açtığında boğazlandığınızı ya da odada başka birinin olduğunu düşündüğü ortaya çıkıyor...
Sadece öneri canım...Öneri yani.

Bir şeylerle meşgul olmazsam giderek kötü olacağım lan.Zaten garip bir rüya gördüm,şu Suriye/Savaş zıkkımı  beni etkiledi mi nedir..Ama yemin billah yaşadım o savaş psikolojisini ben rüyayla.Mal mısın diceksiniz de vallahi yaşadım abi.. Gerçek hayatta zırlıyo muydum bilmiyorum da rüyada boyuna ağlıyordum.Rüya görürken gerçek hayatta da ağlamak berbat oluyor zaten.İçiniz dışınıza çıkıyor,harbiden geberiyorsunuz.Gerçekten birşeyler olmuş da siz ağlarken zaman geri alınıp o anda siz uyanmışsınız gibi..

Valla bir okuldaydım ama...Benim okulum değildi o okul.Yine de lise bahçesiydi..Bi anda birileri geldi,maytap mıydı..ne maytapı lan =_= molotof kokteyli atmaya başladı bir grup.Bi şekilde ordan kaçtık -ben ne mantıksa helikopterdeydim zaten anacım f.f.- ama etraf kan gölü olmuştu.Kimin gebere kaldığını hatırlamasam da takmadığım birileri olduğundan eminim ama boyuna zırladım "hıı olamaz hayır ;A;" diye.

Sonra bi bara geldim asdjasl Orda Rusumsu bi oğlan buldum..Sevgilisinden mi ayrılmıştı .-. anlamadım.Beni uyuz ediyordu.Bende "daha demin okulumdan 4 kişiyi kaybettim susarsan hani.." gibisinden bişe dedim ve yine kezban gibi zırladım aldkaşsldkşl O da "pardon abla" oldu aslkdsşld

RÜYANIN GARİP KISMI BU DERSENİZ..IIH.BEKLEYİN

Sonra evime geldim =_= AMA NE MANTIKSA O MOLOTOFÇULAR DA BENİM EVİME GİRMİŞTİ.Sıra olmuşlardı..önce kafalarına silah mı ne doğrulttuysak laf dinliyorlardı da sonradan evi yakıp yıkmaya başladılar.Koşup biyere saklandım...Bir yandan annemle kardeşimi öteki odada bıraktığım için üç buçuk atarken telefondan 155'i çevirdim...

Bu numara kullanılamıyor dedi =_=

EVET BUNU DEDİ

Sonra haliyle "...NE" olup birkaç kez daha aradım.Birinde numara meşgul dedi...Birinde ben mi kapadım ay ne diyeceğimi unuttum diye ksşdlkasş Sonunda ulaştığımda kadın beni tınlamadı mı,anlamadı mı bilmiyorum da polisten hayır yoktu yani.Yalnız var ya,polisler ölümüne uyuz etti beni.Bir de nasıl bir arama telaşındaysam o kadar uğraşmıştım ki uyandığımda telefonumu kontrol etme ihtiyacı duydum gerçekten arayıp aramadığımı öğrenmek için...

Neysem.Dışarı çıkıp baktım sonradan molotofçu hacılar bacılar gitmişti...Zaten ne mantıksa biara kaçmak için balkonumdan atlamayı düşünüyordum ki SÜREKLİ RÜYALARIMDA BU SEÇENEKLE KARŞI KARŞIYA KALIP BAZEN DE YAPIYOR VE ACI ÇEKİYORUM =_________= İşaret mi lan bu.Ne istiyorsun evren benden?!

Sonra en mantıksızı olacak yine o okuldaydık..Ama bizim okulla başka bir okul savaş halindeydi biz askerdik öğrenci olarak =_= Fakat ne kafaysa herkes aynı alanda su savaşı gibi savaşıyordu..Zaten hangi okuldan olduğun anlaşılmıyor bir kere asldkslşad Biara gittik düşmana bizi kendi okullarından sandılar "...HIHI EVET" olduk -________- Ayriyeten onu geçtim  maç izleyip maç bittikten sonra savaşa döndüğü oldu adamların...

En sonunda nolmuştu,biz Ninja'yla gerçek hayatta da aynı okulda okuyunca rüyamda onunla  birlikteydim tabi.Naptım,kantinden Pringles ister misin mi ne dedim aslkaslşkdş Sonra barış oldu gibi bişe de söylememe gerek yok sanırım:

ÖLÜMÜNE ABUK RÜYALAR GÖRÜYORUM.

Ki ben cidden kendimi bildim bileli adam akıllı bir rüya gördüğümü sanmıyorum.Genelde çok rüya gören bir tip de değilim,ama ne zaman rüya görcek olsam saçma ötesi oluyor.Ha tamam,rüyalar zaten saçma olur.Sultaniye'nin pacman'den kaçtığı rüyaları vardı gülmekten öldüğümü bilirim.DA BENİM RÜYALARIN BİR SINIRI OLSA KİMSE ÖLMEZ BENCE.

İlkokul bebesi halimle şehre zombi çıkartan,babamın kafasını kesik gören, siyah bir ekrandan bir el çıkarıp "bana itaat et" dedirten -ki bundan nasıl etkilenmişsem beni hastaneye götürüp beyin dalgası zıkkımına mı ne baktırtmışlardı da hiçbişe hatırlamıyorum- bir malım ben.İleriki yaşlarımda da alice harikalar diyarına gidip orda YİNE babamın kendini öldürdüğünü gördüm,birinde bir düğünde babamı bir katil öldürdü gibi bişe oldu *nasıl görünüyor bilmiyorum ama HAYIR BEN BABAMI ÇOK SEVİYORUM ;A; YEMİN EDERİM.fakat hangi akla hizmetse dakka başı o ölüyor .-.*.Başka bir rüyada yine zombiler şehri ele geçirmişti ama HER YER çikolataydı...Koşuyordum yanımdan çikolata tavşanlar geçiyordu... Zaten ne mantıksa Sheri'nin evine koşuyordum -ev 25 km uzakta beyler,anlayın maraton koşucusuyum U_U- ki apartmana girdiğimde asansörlerinin de çikolatadan olduğunu ve onu yemeyi düşünüp sonra yere düşeceğim gibi bir mantık yürütmemi geçtim *Sheri bunu ona anlattıktan sonra "sakın asansör düğmemi yeme nayt!hayır o kattan uzak dur!" gibi güzel şakalar yaptı* Sherilere geldiğimde babası zombi çıktı ve tam ölecekken ben msnden kendi evime ışınlandım..

Bunun dışında evimin olduğu sokakta zifiri karanlıkta bir katilden kaçtım *ki ben ölümüne kötü koşarım lsdkl nedense rüyalarda süzülerek koşuyorum*, biara yine aynı sokakta puslu sisli bir gecede hayaletlerden kaçtım ama gel bak hayaletler meğersem kapı aralığından geçebiliyormuş...Allahtan tam s*çacakken uyanıyorum..

Ama neymiş efendim,bir yeşil alanlar,koyunlar kuzular,daş çocuklar filan...Yok abi bende böyle şeyler.En kötüsü hiçbi şekilde hayal dünyamı göremiyorum rüyalarda.Karakterlerimi filan..Rüyamda onları görsem ne güzel olurdu ama yok..Çok nadir insan görüyorum,ki eğer insan görürsem de bunun nedeni %98 onlarla kavga ettiğim ya da aram bozuk olduğundan kafama taktığım içindir.Onun dışında hep mıçık durumlardayım,hep s*çık durumlardayım..

Ha bir de  rüyalarda çıplak kalma durumu var,İSTERSENİZ ORAYA HİÇ GİRMEYELİM.Dayanılacak gibi olmuyor..

Uyku düzenim yine geri çevrildi,Batman hislerim geri döndü,yine bir yarasayım.Saat sabahın 10 u ve şimdi yatıyorum U_U Kim bilir,belkide cidden güzel bir rüya görürüm ;W;

Zaten teyzem pijamalarımın striptizci kıyafeti ya da playboy kızı gibi durduğunu söyleyip gülme krizine giriyor...Efkarlıyım.

(Evet,yazıya harika girdim ve harika bitiriyorum)

Not:Pijamalarım masum.Yanlış anlaşılmalar olmasın.




13 Temmuz 2012 Cuma

Psychotic 1,2,3

Üç şey.

1.Yine uyku düzenimin içine ettim.
2.Placebo kesinlikle akıl hastası yazılar yazmak ya da kafa bulmak için harika müzikler yapıyor.
3.Belki de içimdeki aşk acısı temalı fikirleri delilikle birleştirmesem hoş olacaktı...

Evet cadılar,işte müzikleriniz:


                                                                 Song to say goodbye


                                                                     The bitter end


                                                                             Meds 

Ve işkenceniz-yani randomınız.

(Not: Selene o kadar ruh hastası bir kaçık değil =A= Sadece 3. kitapta accık çook azıcık minnacık kafayı sıyırmış oluyor o kadar.Ama geçicek.Ninja da bana "Uzatma kadın bunalım bunalım sıkar insanı okuyamam ben =_=" yapmıştı biara ki haklı,bundan sonra bitirip adam akıllı şeylere geçiyor ve edebi psikologluğumu rafa kaldırıyorum.Ahh...Sanırım içimde ailem tarafından psikologluk hayallerimin yok edilmesinin hüsranı var o_O Kendimi bir şekilde bu konuda yazarken geliştirmeye zorluyorum ama ne yaptığımı anlayabilmiş değilim.Tek bildiğim sadece bu tür duyguları yazmayı çok sevdiğim.)

Ha buarada...Nolur James x Selene shipleme olasılıklarınızı ortadan kaldırmamış olayım Allahım noolur ;_;" İnşallah öyle bir halt etmemişimdir.

He evet işte James alsdkjl Uzun zamandır bahsetmem gereken ama bu aralar takmaya yeniden başladığım Selene'nin sevgulusu. Gerçi burdan kütük gibi duruyor ya neyse.Bi dakka o zaten kütük...Herr neeyse.





Klasik bir başlangıçtı. Her hikâyede olduğu gibi eli yüzü düzgün bir genç adam, güzel sevgilisini ziyarete gidiyordu. Elindeki beyaz sümbüllerle, özen gösterilmiş kıyafetiyle ve sahip olduğu bütün iyi niyetle herhangi bir ayrıcalığı yoktu tekdüze karakterlerden.

Fakat sevdiği kız hastaydı, hem de çok.

Sahip olduğu hastalık ölümcül değildi. Kısıtlı bir yaşam süresi kalmış filan da değildi. Onu sakat bırakan belirli bir faktör de yoktu ortalıkta. Yaşamdan usanmıştı sevgilisi. İçlerinde bulundukları hayatın kurbanıydı. Yaşamak zorunda kaldıklarıyla, elini kana bulamanın zorunluluğuyla, kendini unutmanın, bir zamanlar sevdiği her insana şimdi nefret kusmanın verdiği acıyla… Tükenmişti. Ona bahşedilen hayat şimdi emiyordu sahip olduğu bütün enerjiyi. Mutluluğu sanki bir günahmış, bir suçmuş gibi… Çalınmıştı ondan.

James kapıyı hafifçe tık tıkladı. Kapıyı açan koyu kumral,30’larının sonunda bir hemşire James girdikten sonra ricası üzerine dışarıya çıktı ve kapıyı sakince kapattı.

Başrol kızımız, odaya girildiğinde sol tarafta bulunan ve yerle arasında en fazla yarım metre olan devasa pencerelerin önündeki deri koltukta uzanıyordu. Bacaklarını ve kollarını koltuktan sarkıtmış, iki büklümdü. Kafasını arkaya atmıştı ve boş bir ifadeyle pencerelerden ruhsuzca akan yağmuru izliyordu. Uzun kumral saçları neredeyse yere değiyor, genelde olan dümdüz şekillerinin aksine biraz dalgalı duruyordu. Çıplak bacakları odanın ısısına rağmen diken diken olmuştu. Altında sadece siyah bir iç çamaşırı ve üstündeki siyah askılı tişörtüyle güzel bir belayı anımsatıyordu bütün görüntüsü.

James dalmış olduğunu düşünse de kız camdaki yansımasından onu izliyordu. Yavaşça kafasını çevirip ona baktı. Göz çukurları çökmüştü, yüzü soluktu. Klasik bir hasta görüntüsü olsa da, bu imaj her şekilde karşıdaki kişiyi etkiliyor, canını acıtıyordu.

Selene birkaç saniye James’e o pozisyonda, o ifadeyle baktı. Sonra yüz kasları yukarı doğru kasıldı ve tüm yüzünü kaplayan bir gülümseme yayıldı suretinde. Havada olan bacaklarını yere indirip kalkarken James de getirdiği çiçekleri yanındaki ahşap masaya koydu. Odaya bakıldığında beyaz ve aralara koyu gri tonları ile deri ve ahşap malzemeler kullanıldığı görülüyordu. Modern bir görüntüsü vardı, uzun ve biraz alçak çift kişilik bir yatak ve birsürü, birsürü ilaç bulunuyordu. Saldırı amaçlı kullanılabileceğinden olacak, pek fazla eşya yoktu. Tek bir resim bile yoktu, duvarlar bomboş kalmıştı. Işıklar sesle çalışıyor olmalı ki, her hangi bir lamba da gözükmüyordu. Oda zaten yağmurlu hava yüzünden biraz loştu ama mimarisi de kasvetli olmaya çok fazla elverişliydi. Sadeliğin ve sessizliğin getirdiği bir delilikti bu.

Selene ayağa kalktığında önce biraz sendeledi ama James yetişemeden düz durmayı başardı. Yavaş adımlarla ona doğru ilerliyordu ama yine de yamuk yumuk yürüyordu… Sanki uyuşturucu çekmiş ya da her an alkol komasına girecekmiş gibi bir hali vardı. Şayet James bir dağ halini alan ilaçlara yandan bir bakış attığında kendi şüphelerini cevaplandırmış oldu.

Selene dibine kadar gelip ona sarıldı. Açıkçası James’in bunu beklediği söylenemezdi. Selene’nin bunalım hallerini yaşamıştı. Kötü hissediyorsa ve bunun sorumlusu James ise: Ya onun yüzüne bakmaz ve gitmesini söylerdi, ya kızgınlıktan köpürmüş bir şekilde ona parlardı, ya da konuşacak kadar sakin olup duygularını aktarırdı.

Sarılmaysa, tüm bu evrelerin son basamağıydı. Bu nedenle James göğsüne gömülen yüzden ne kadar hoşnut olsa da rahatsızlık, şüphe ve en çok da endişe baskın gelmişti. Yine de Selene’yi geri ittirmedi, aksine ellerini her an geri çekebilirmiş gibi kızın beline sardı. Zaten az süre sonra Selene de geri çekildi ve kafasını kaldırıp sevgilisinin yüzüne baktı. Aralarında neredeyse 10 cm gibi bir fark olsa da kafası yine de biraz yukarı kayıyordu. James kızın yüzünü yakından görünce kalbinde garip bir his oluştu.

Bazen yeterince şanslıysanız  -ya da kim bilir, yeterince şanssızsanız- gerçekten çok ama çok sevdiğiniz bir insan bulursunuz. Ama içinizdeki her haliyle gerçek sevgidir, geçici bir beğenme ya da kısa zamanlı bir dostluk değil. O kadar seversiniz ki, tıpkı bir annenin çocuğu yaralandığında ona kıyamaması gibi, siz de sevdiğiniz insanın zarar görmesini hiçbir şekilde istemezsiniz. Bir ağlaması, canının yanması, yaşadığı şoktan dolayı titreyen ellerini görmek sizi altüst eder. Tepetaklak olur beyniniz, kalbiniz ve dolaşım sisteminiz allak bullaktır. Yaralanmaması için elinizden geleni yaparsınız. Ama o bir şekilde yaralanır. Ve siz…

Siz kahrolursunuz.

James’e olan şey de şuan tamamıyla buydu. Bu duyguları hissediyor, kafasında bu düşünceler dolaşıyordu. Selene’nin görüntüsü hastalıklıdan da öteydi, mahvolmuştu. Tek kelimeyle sağlıksızdı. Sadece vücudu değil, ruhu harap olmuştu.

Vücudu demişken, ruhuna yaklaşamasa da o da kötü durumdaydı. Vlad’le oldukları zamandan kalma çürükler ve kesikler her yerindeydi genç kızın. Güzel ve taze tenini lekelemek istercesine asılmışlardı orada. Şekilli dudakları ve ufak elleri kurumuş, yara olmuştu. Kemikleri biraz daha ortaya çıkmıştı. Ölüm yanından geçip gitmiş gibiydi, ama fazla yakından geçmişti sanki. Güneş bir daha yüzünü göstermemek üzere terk etmişti adeta Selene’yi. Teni hayalet gibi soluktu.

Bunlar James için sorun değildi. Selene’yi ister inanın ister inanmayın, her haliyle güzel buluyordu. Kızın şuan ki hali bile ona yaralı bir meleği anımsatıyordu. Cümleler ne kadar abartılı olsa da, kıza o kadar âşıktı.
Tek umursadığı acıydı. Kızın çektiği ıstırap. Bütün o can çekişmeler.

Ve hepsinde, Selene’nin bunları tek başına yaşamasıydı onu en çok rahatsız eden.

Selene’nin yüzünde yine o sinir bozucu gülüş vardı. Kim bilir, belki de hayal gördüğünü sanıyordu. Her şekilde,  maskeli bir mutluluk sergiliyordu ama. Mutluluğu ham olsa, James bu kadar irite olmayabilirdi. Bu mutluluk değildi, deliliğin getirdiği trajikomediydi. Olan bitenlere karşın elinden gelenin sadece gülmek olduğu bir durumdu.

Ya da sadece ilaçlardan kafa bulmuştu. James kendisini görüp görmediğinden emin bile olamadı bir an. Belki de şuan James yerine bir zebra gördüğünü filan sanıyordu, olamaz mıydı yani?

“James,” Tamam zebra görmüyordu “Burada ne işin var?”.

Sesi biraz çatlamış ve uykudan yeni uyanmış gibi çıkıyordu. James bu ses dışında kızın gözlerine biraz takılsa da cevabını fazla geciktirmedi. Kızın gözleri… Bir şeyler diyordu ona sanki. Selene’nin ağzından çıkaramadığı sözcükleri anlatmak onlara kalmıştı belki.

“Seni merak ediyorum.” Ne kadar âşık olursa olsun, James romantizm adamı değildi. Kaba saba da değildi ama kafasında bir sürü düşünce dolanıyorsa ağzını genelde oto pilota verirdi. Bu durumlarda konuşmak favori uğraşı olmadığından, hislerini en sade bir biçimde dile getirip karşısındakinin konuşmasına izin verir, onu incelerdi.

Selene mutlu olduğunu belirten ve öncekinden çok daha az kaçık bir görüntüsü olduğu kesin bir şekilde tebessüm etti. Şuan sadece yorgun duruyordu, her an yere yığılacakmış gibi.
Şayet aniden enerji dolmuş gibi çocukça hareketler yapmaya başladı. Kendi etrafında dönerek bir tur attı ve kahkahaları sevimsiz odada yankılandı.

“Ee hapishanemi nasıl buldun?” Birden yapmacık bir suçluluk ifadesi takınıp elini ağzına götürdü. “Ups, pardon. Yani rehabilitasyon odamı.”.

James etrafa bir kez daha göz gezdirip elini ahşap masaya sürttü. “Bilmem. Fazla-“
“İğrenç, korkunç, sıkıcı, suratsız hemşirelerle dolu.” Selene bunların hepsini masum bir görüntüyle liste sıralar gibi söylemişti. “Bayıcı.” Dedi James. “ Bunaltıcı. Fazla havasız.”.

Selene elini sallayarak geçiştirir gibi yaptı. “Ahh uyuz cadı 1 ve uyuz cadı 3 kaçacağımı düşünüyorlar da ondan, uyuz cadı 2 pencereyi açmaya kalkışınca onu durdurdular... Ben de açmayayım diye kilit taktılar.   Sadece beni gezmeye çıkardıklarında odaya hava aldırıyorlar.”.

Selene kendini sırtüstü yatağa attı ve rahatladığını belirten bir ses çıkardı. Ayaklarını sallamaya başlarken gözlerini James’e çevirdi. Parlayan yeşil gözlerindeki endişe çok rahat görülebiliyordu. Dudaklarını büktü ve aynı çocuksu tonla konuşmaya başladı.

“Söylesene neden diğerleri de gelmedi?”.

James hafifçe kaşlarını çattı. “Gelemediler… Hepsini olası ziyaretçi listesinden silmişsin.”.

“Ahh evet doğru ya. Unutmuşum.” Selene kalkıp oturur pozisyonda durdu. “Var ya, aslında seni de silecektim.” Dedi James’e sanki çok normal bir şeymiş gibi.

Sonra ayağa kalktı ve hala kaşlarını çatmakta olan oğlana doğru ilerledi. Elini yanağına koyarken yine o sakin tavrına büründü. “Ama gözlerini görmezsem üzüleceğimi düşündüm. Biliyor musun, bitki bile görmeme izin vermiyorlar.” James’in getirdiği beyaz sümbülleri işaret etti. “Şu çiçekler var ya, uyuz cadı 3 gelince onları çöpe atacaktır. Ama yine de çok teşekkür ederim.”.

James tez ama yine de nazik bir hareketle Selene’nin bileğinden tuttu ve yüzünden çekti.

“Selene, iyi değilsin.”.

Kız alayla güldü, mutluluk maskesi düşmüştü. Hatta bunu bekliyor gibiydi.
“Hah, nereden anladın acaba? Bilmem belki de 3 hemşireyle akıl hastanesi imajı veren bir odaya kapatılmamdandır. Ya da dur bekle, hastalıklı görüntümden olmasın? Ayna olmadığından sadece camdaki yansımamla yetiniyorum ama tipimi tam olarak görebildiğim söylenemez. Hilkat garibesinden çatlak karı’ya kadar bir numara verebilirsen belki nasıl durduğumu anları-“.

“Sus.”.

James’in tutuşu elinde olmadan sertleşiyordu ama bunu fark etmedi. Kabul edilemeyecek sözler, deli ve masum tavırlar, öfke ve aşağılama. James doktorlardan gerçekten nefret ediyordu. Tıbbi mekânlardan da. Travma geçirmiş bir insanı bu çeşit bir odaya kapatmaları saçmalıktı. Onu iyileştirmeye değil toplumdan resmen uzak tutmaya çalıştıkları için Akademi’ye mi, şuan ki tavırlarından Selene’ye mi, elinden hiçbir şey gelmediği için kendine mi kızsın bilemiyordu.

En sonunda Selene gözlerini kısıp hafifçe inlediğinde James şaşkınlıkla kızın elini bırakıverdi. Bileğinin iğne girişleri yüzünden mosmor olduğunu unutmuş dakikalardır orayı sıkıyordu.

Selene morluklarına bir de kızarıklığın eklendiği bileğini ovuştururken James’i akıl almaz bir suçluluk duygusu sardı. O bileğin renkleriyle uyumlu şekilde mosmor olmuştu şimdi. Ne yapacağını bilemez haldeydi, içini bir panik sardı. Kendini sakinleştirip hareket etmeme kararı aldı. Belki de Selene’yi ziyaret etmenin zamanı henüz gelmemişti.

Kekeleyerek özür diledi. Seleneyse umursuyor gibi durmuyordu. Kaşlarını çatmış, suratında huysuz bir ifade vardı. Bileğini ovalamayı bırakıp arkasını dönerek koltuğuna geri oturdu. Bu sefer sırtı James’e dönüktü ve ne kadar camda yansıması olsa da kafasını kollarına gömdüğünden yüzü belli olmuyordu.

James içinde kendine karşı gitgide büyüyen öfkeyle gitmeye karar vermişti ki bir ses duydu. Kalbini yeniden burkan bir ses. Yumuşak ve ağlamaklı. Yalnız ve korkmuş.

“Ben… Bir hata mıyım?” Selene yüzünü James’e çevirdiğinde, sevgilisi şok oldu. Ağlıyordu. Birden bu kadar aciz ve kırılgan olması James’i adeta felç etmişti.

Oğlan içindeki dehşeti bastırmaya uğraşıp yüzündeki soğukkanlı ifadeyi geri döndürerek kafasını yana salladı.

“Peki… Gereksiz miyim?”.

Bir kez daha kafasını sağa sola sallarken bunu yapmak artık James’e zor geliyordu. Tüm kaslarının eridiğini hissediyordu. Üstüne binlerce yük bindiğini, tüm uzuvlarının ve kalbinin ağrımaya başladığını. Ona sarılıp her şeyin geçeceğini, bittiğini, aslında ne kadar güzel ve değerli olduğunu bilmesini istiyordu. Ama dudakları açılamadı bir türlü.

Kız hüzünle gülümsedi. “O halde neden var olmamam gerekiyormuş gibi hissediyorum?”.

Birkaç kristal gözyaşı daha yanaklarından süzülürken kapı çalındı. Ama evet denmesini bile beklemeden, çalmasıyla içeri giren hemşire James’in zaten tıbbi çalışanlara olan nefretine gerekçe sağlamış oldu.
“Üzgünüm,” dedi yapay bir özürle hemşire. Belki de Selene haklıydı, kadın gerçekten uyuzdu. “İlaç vakti geldi, siz de sürenizi doldurdunuz.”.

Selene gözyaşlarını silip koltuktan kalkarak yatağına uzandı. Hemşire bir şırınga çıkartıp bir iki ilaçla uğraşırken kız kapının yanında duran gence bir bakış attı. Uyuz hemşire işini bitirmiş şırıngayla Selene’nin yanına oturdu. Batikonlu pamuğu gelişi güzel sürdü ve eski delik yerlerine bir kez daha o metal ucu umursamadan sokuverdi. Selene önce acıyla gözlerini yumdu, daha dinmeye vakit bulamamış gözyaşları yanaklarından bir kez daha aktı. James elindeki kapı kolunu sıkarken kız ona bakıp yaşlı gözler ve ağlamaklı bir ifadeyle tebessüm etti. Hemşire şırıngayı çıkarıp akan bir iki damla kanı silerken ilaç hemen etkisini göstermiş ve Selene’nin göz kapakları kapanmaya başlamıştı.

James’e son bir kez gülümsedi ve uyuyakalmadan önce dudaklarından sessizce dökülen tek bir sözcükle perdeyi kapamış oldu.

“Hoşça kal.”.



BEEENCEE HEM DELİLİK HEM DE ORMANTİZM KOTAMI YETERİNCE DOLDURDUM aksdşlskd hemde hayat boyu =_= ahh saat dokuz olmuş..kahvaltı edip yatsam iyi olacak.BAY BAY >3<

6 Temmuz 2012 Cuma

Random şenliği

Selamınkonichiwa arkadaşlar =w= Ben şahsen evde sıkılmaktan öldüğüm için şu random olaylarına devam edeyim dedim.Hala hikayenin başından başlayıp şey edemesem de onu da yapacagm yapacagm U_U Zaten hangi kafaya hizmetse 3. kitap takılıyorum,herhalde en çok onu mu seviyorum nedir.Tek bildiğim en sevmediğim kitabın ilk kitap olduğu ._. Tüm diğer kitaplarda ilkinde olduğundan daha fazla fikrim var.İlk kitabın sadece azıcık başını ve sonunu hayal etmişim çünkü zeka kapasitesi örneği olarak,öyle olunca tıkanıp kalıyorum.Bi de güya  ben bu yaz ilk kitabı bitirecem yapıyodum....Hayalperestim işte naaparsın =A=

He yalnız hakkaten acayip sıkılıyorum ben.Okulu ölsem de özlemem de yine de sıkılıyorum yane o.o Bir de geçen bilgisayar başında 6 saat oturmak ölüm riskini artırıyor diye bir zırva okuduydum,NUU OAO oldum elbet ama gel gör ki o kıç bilgisayar başından kalkmadı.

Yalnız çok alakasız olacak ama yoğurt koyarken kapağına baktım "Adı Tadında Saklı U_U" yazıyodu. Valla sizi bilemiycem ama ben Şekersüt adından gizli formula çıkaramadım asjdlasldk

Sıkıldım dedim ben demi.

Başlamışken bir reklam daha yapıyım,Burn içmeyin emi çocuklar.Önceki haftalarda Sheri'yle buluşup ölmüştük biz hem hava çok sıcak hem de sabahlayıp uyumadığımızdan.Böyle ben "hıaggg uyumak istiyorum" diye ayaklarımı sürürken o da beni itekliyodu felan.Sonra Burn filan alalım yae yaptım-tabi hiç içmeyince nasıl bi halt olduğunu bilmiyordum. Aldık iyi güzel Sheri açtı içmeye başladı.Öküz gibi soğuk olunca bende açmaya üşendim o "Gerizekalı çocuk ne diye aldık aç iç şunu sıcak sıcak iğrenç bişe olcak =_=" yaptı ben de "Huag tamam yie =A=" dedim ama unuttum. Ha buarada sanırım konuşma balonlarından fazla keş duruyorum asdkkl Ama değilim yani U_U  Neyse sonra açmak aklıma geldi tabi.Bi açtım BÖYK NASI BİŞE O.
Zaten önünüzdeki randomdan nasıl bir şey olduğunu okuyacaksınız da yine de nefret ettim diyeyim.Ben zaten tatlı yeme özürlüyüm.Yani sayılırım..Bence öyleyim .-. Çok fazla tatlı yiyemiyorum çok tatlı geliyor asdkjaskld (cinyıs) Burn'e de maşallah sırf şeker koymuşlar heralde bence ondan enerji veriyor.Lan böyle olduğunu bilsem gidip çikolata alırdım ağzıma yazık değil mi lan.

Neysem,valla şimdiki randomın da edebi açıdan pek bir şeysi yok ya neyse .-. Yazmak isteyip yazamadıydım.Herşekilde edebi zartizlikler yapmadığım  yazılar bana boş geliyor bilmiyorum =_________= Okuyunca farkettim ki sanırım komik olmaya çalışıp becerememişim kasşdlkasdşlka

HEEERNEYSE BUYRUN.

Selene

(valla Selene'den de bıkacağınız gibime geliyor.Zaten dürüstçe sevilecek bir karakter olduğunu düşünmüyorum.Ama sabredin bu işkence de bitecek f.f.)


Gözlerim korkuyla açıldı. Dün gece yorgunluktan uyuyakalmıştım, yoksa stres tüm vücudumu bir kuklaymışım gibi ele geçirmişti. Yatakta uzanmama rağmen kalbimin ritmi yavaşlamıyordu, beynimdeki düşünceler ve görüntüler dur durak bilmiyordu. Bir yandan zangırdayan vücudumla bir yandan patlama noktasına gelen kafam görünüşe bakılırsa bir yerde harap olup pes etmiş, gözlerimin perdelerini indirmelerine müsaade etmişlerdi.

Sersem bir halde yatakta oturur pozisyonda durdum. Gözlerim karardığından kalkmak için acele etmedim ve düşüncelerimi toparlamaya çabaladım. Dövüş… Orak… Ve Sera Walker.

Dövüş aletinin ne olduğu ya da kiminle dövüşüleceği mühim değildi. Sadece dövüş ve Sera Walker kelimelerinin bile yan yana gelmeleri kıyamete eşdeğerdi. Bir de buradaki şanssız rakibin ben olduğum da varsayılırsa, belki de sahaya çıkmadan kendimi bıçaklarsam daha şanslı sayılacaktım.

Tırnaklarımı çarşafa geçirdim ve dişlerimi gıcırdattım. Orak Akademi’de pek popüler bir silah değildi –en azından benimki kadar büyük boylu olanı- ve bu yüzden öğretecek bir hoca bulmak da zordu. Başlı başına ağır ve kocaman bir silahtı. Taşıması, saklaması zordu. Tehlikeli ve diğer silahlara nazaran biraz daha riskliydi. Elinizde çevirirken bir anda çevirdiğiniz şeyin kafanız olması pek hoş bir ihtimal değildi.

Orak’ı neden öğrendiğim konusuna değiniyim isterseniz, ben de emin değilim. Lanetli Olanlardan birine dönüşümümün tamamlanmasından önce Vlad bana Orak’ı neredeyse kusursuz bir şekilde öğretmişti. Zaten o sırada doğaüstü bir varlık konumunda olduğumdan yeni bir silahı tamamıyla öğrenmem  -Vlad’in de süreyi kısa tutmasıyla- ortalama 3 hafta sürmüştü.

Fakat normale döndüğümde, puf. Orak hakkındaki tüm bilgimi ve deneyimimi kaybetmiş bulunmaktaydım. İlk gördüğüm andaki gibi, Orak benim için sadece uzun bir sapa geçirilmiş bir metal yığınından ibaretti.
Bir daha düşününce sanırım Orak’ı öğrenmemin nedeni onca yaşadıklarımdan sonra yanıma bir şeyin kar kalmasını istememdi. Hiçbir açıdan bakınca kendimi karlı hissetmiyordum, fakat yeni bir silahı öğrenmek aradığım pazarlık olabilirdi.

Elbette hesaba katmadığım çok önemli iki etken vardı.
İlki, geri döndüğümde Orak hakkındaki tüm bilgimi kaybetmiş olacağımdı.
İkincisiyse, Orak’ı yeniden öğrenmek istediğimde bana öğretmen olarak Sera Walker’ın atanacağıydı.

Hadi ilkini yine geçtim, sebat edip bir şekilde yeniden her şeyi öğrenmeyi göze alabilirdim. Ama benden yaşça 2 yaş ufak olmasına karşın 6 cm uzun, hayalete benzettiğim ve katilim olmasına ramak kalmış, buz bakışlı çömezi öğretmenim olarak istemememin neresi anormaldi?
Açıkçası bana göre anormal olan baya fazla nokta vardı ama, görünüşe bakılırsa üstlerim için her şey gayet normaldi.
Eh, iş böyle olunca, baştan aşağı sarı kıç tekmeleyen bir tiplemeyle ben bu lanet olası silahı kavrayana dek ders yapacaktık.

Fazlaca hevesli olduğum için lütfen beni mazur görün. Sadece içimdeki coşkunun akmasına müsaade ediyorum o kadar.

Bıkkın bir tavırla nefesimi verdim. Sakince ayağa kalktım ve hazırlanmaya koyuldum. Duş alıp siyah dövüş eşofmanlarımı giyerken kendi kendime konuşmayı sürdürüyordum.

“Acaba nasıl biridir? Sürekli ön yargıyla küfredip duruyorum ama ne yapabilirim ki, kız Sevimli Ayıcıklardaki bir figüran gibi de durmuyor açıkçası.”.
“İçimden bir ses Komutan’dan beter olacağını söylüyor. Ya da bizim grubun koçundan. Eh, eğitmenliği bir çömeze verdiklerine göre kız ağız düşürtecek kadar iyi olmalı… Bir de James’le dövüşürkenki halini ve beni kurtarışını düşünürsek- bir dakika. Ben kızın nasıl dövüştüğünü gördüm ki… Tanrım kesinlikle işim bitti.”.

Saçımı tokayla atkuyruğu yaparken aynadaki halim içler açısıydı. Korku ve stresten ellerim titriyor, tedirginlikten kusacak gibi hissediyordum. Kendi kendime öleceğimi hatırlatıp duruyordum. Üstelik bu önyargı da değildi, harbiden ölecektim. Hani böyle çatır çatır, anam babam. Kız elindeki orakla beni ortadan ikiye bölüp sonra da tahminimce diğer kurbanlarına yaptığı gibi odasına asarak kıçımı dart tahtası niyetine kullanacaktı.
Ya da duvar süsü. İçimi doldurup aksesuar yerine bile kullanabilirdi beni. Gerçi bunun Akademi’de izin verildiğinden emin değilim…
Kendimi çimdikleyip sakin olmaya zorladım. Çünkü Sera Walker’ın görüntüsü en son kafamda kötü adamlara özgü bir kahkaha atıyor ve siyah pelerin giyiyordu.
Aynada son bir kez kendime baktım. Hazırım demek istedim, ama ağzımdan biraz değişiği çıkıyordu…
Hazırdeğilimhazırdeğilimhazırdeğilimhazırdeğilim…
Tamam… Görünüşe bakılırsa kendimi birden fazla kez çimdiklemem gerekecekti.
                                                                                     ~
Dımdızlak aşağı inip yemek salonuna yöneldim. Yanımda herhangi bir şey getirmem söylenmediğinden resmen antrenmana yaylana yaylana gidiyordum.
Bakışlardan kaçınıp kalabalığa karışarak bir enerji içeceği yürüttüm. Kahvaltı edersem muhtemelen kusacağımı geçtim ağzıma bir lokma atabileceğimi bile sanmıyordum. Stres diyorum stres, kahvaltı diyerek güldürmeyin beni rica ediyorum.

Elime aldığım şeyin Burn olduğunu görünce küfrettim. Enerji içecekleriyle aramın iyi olmamasını geçtim, son zamanlarda Burnden ayrı bir nefret etmiştim. Hem dayanamayacağım ölçüde tatlıydı, hem ağızda patlayan şeker misali yakıyordu, hem de şurup hissi veriyordu.
Enerji veriyor muydu peki? Hiçbir fikrim yok. Vereceği seviyeye kadar dayanıp içemiyordum ki.
Yutkunup yavaşça kapağı açarak içmeye başladım. Artık ağzımı hissedememeye başlayınca da kutuyu kendimden uzaklaştırarak dövüş sahasına doğru koşmaya giriştim ve yolda bir çöp kutusuna fırlattım.

Ana salondan bölüm koridorlarına geçip birkaç merdiven indikten sonra sahaya inen asansörlere bindim. İlginç bir şekilde ortalık fazla boş gelmişti. En azından tanıdığım kimse yoktu. Her yerde benden bir alt sınıflar geziniyordu ve üst sınıflarsa sayılıydı. Çömezlerin en üst katta olduğu varsayılırsa görülmemeleri mantıklıydı ama yine de bir garip hissetmiştim.
Kontrol odasında durmak yerine sahaya doğru duraksız inmeye karar verdim. Walker beni orada bekliyor olmalıydı. Neyse ki tam vaktinde gelmiştim. Erken gelsem garip bir sessizlik ve rahatsız edici bir tansiyon olacaktı; geç gelsem kızın huyunu suyunu bilmiyordum, bana küfredip 100 şınav verebilirdi. Bu yüzden zamanla oynamamanın iyi olacağını düşünmüştüm.

Sanırım… Yanılmışım.
Sahaya indiğimde etrafta kimse yoktu. Acaba kumanda odasında mıdır diye kafamı kaldırıp baktım ama orası da boştu. Şapşal şapşal etrafıma bakınıyordum ki temizlik görevlilerinden biri yanıma ilişti.

“Öğretmenin geliyormuş sanırım. Uyanamadığını söyledi. 5 dakikaya burada olur.”.

Görevliye boş boş baktım ve bağdaş kurup salonu incelemeye koyuldum.
Kendimi gerçekten çok mal hissediyordum.
Hani yaş olayını taktığımdan değil. Sadece kızda bir şeyleri kendime yediremiyordum ve bu yüzden bir şekilde rezil olmak hoşuma gitmiyordu. Zaten rezil olmaktan nefret ettiğimi de düşünürsek ek olarak bu durumun baş göstermesi güzel bir birleşim değildi.

Saçımdaki çatalları ayırmakla uğraşırken asansörlerden bir ses duyup ayağa kalktım ve yüzümü girişe çevirdim. Tahmin ettiğim gibi Walker gelmişti… Ama dürüst olayım kesinlikle böyle bir giriş beklemiyordum.
Beklediğim giriş yavaş çekimdeydi, Walker kararlı bakışlarla bir yandan yürürken bir yandan temizlikçi buhar makinelerini çalıştırıyor ve bir elektrogitar melodisi duyuluyordu.
Karşımdaki Walker ise bir yandan gerinip bir yandan da gözünü ovuşturuyor ve kafasını kaşıyordu.

İki resim arasındaki 7 farkı bulunuz.

İç çektim ve Walker’ın yanıma kadar gelmesini bekledim –ayriyeten düşünüyorum da bu gidişle ben ona tüm adı ve sadece soyadı dışında başka hiçbir şekilde hitap edemeyeceğim- . Tam önümde durdu ve alışılmadık biçimde kafamı hafifçe yukarı kaldırmak zorunluluğunda hissedince bir garip oldum. Gözlerini ışığa alıştırmak niyetiyle kıstı ve kim olduğumu hatırlamak istermişçesine bana baktı. O sırada muhtemelen emin olamadığım sebeplerden kaşlarımı çatıyordum ki kaşının biri sorgulama ifadesiyle havaya kalktı.
İstemsizce onu incelemeye başladığımı neden sonra fark ettim. Teni aşırı açıktı ve gözlerini yakından görünce yanılmadığımı kavramıştım. Harbiden yanardönerli gözleri vardı ve saçları gibi ilginç bir renkteydiler. Sarılı yeşilli güzel, merak uyandıran ama hafif de korkutucu bir tonları vardı. Saman sarısı saçlarını benim gibi atkuyruğu yapmıştı ama onun kuyruğu benimkine oranla kısacıktı. Zıttımmış gibi bembeyaz giyinerek gelmişti ki bunun kurallara aykırı olup olmadığından şüpheliydim. Sanırım hala burayı tamı tamına öğrenememişti.
Her şeyiyle uzun bir vücut oranı vardı. Ayrıca kıvrımlıdan çok direk düz diyebileceğim bir yapıdaydı ama kafa yorunca bir savaşçıya durup da kıvrım eklemek kadar gereksiz ve korkunç bir şey düşünemiyordum. Olduğu haliyle iyiydi. Hormonlarının hepsini boya kullanmasında bir sakınca görmüyordum.

Dikkatimi toplamam gerektiğini ne yazık ki biraz geç hatırladım ve içten içe tüm benliğime sövdüm. Bu kıza neden bu kadar kafayı taktıysam hiç yapmadığım bir şey olarak oturup orasını burasını inceliyordum. Dürüst olmak gerekirse o an gerçekten kendimden utanmıştım.
Kendimi toparladım ve daha önce aramızda geçenler dışında –ölüm kalım meseleleri, soğuk bakışlar vesaire vesaire- hiç resmi olarak tanıştırılmadığımızı fark ettim.
Elimi refleks olarak ona uzattım ve soğuk bir ses tonu bu “pek istekli” tanışmaya ilave oldu.
“Nightlion.”.
Birkaç saniye boyunca bana baktıktan sonra bakışları uzattığım ele geçip tekrar bana döndü.
“Sera.”.
Elimi sıktığını hissettiğimde yine küfrettim. Elleri de benimkilerden büyüktü. Tanrı aşkına bu kıza ne yapmışlardı böyle? Tamam Akademi’de bu kadar uzun bir sürü kişi vardı da neredeyse hepsi erkekti. Sera kadar cüsselisi bir kızı ilk defa görüyordum. Yine cüssesi sadece boydandı gerçi –bkz. Kas olsa da kız chopstick gibi.
Vee sanırım öğretmenimin elleri terliyordu.
Elini çekip üstüne sildi.
“Kusura bakma, elim çabuk ıslanır da.”.
Dudağımı umursamadığımı belirtmek istercesine büktüm.
“Dert değil.”.
Nedense aniden bütün uykulu hali geçmişti ve girişteki kadar olmasa da kararlı bakışlarla antrenman için kullanacağımız acemi silahları almaya gitti.
Şayet… Aniden elindeki silahın parlamasıyla kalp atışlarım kafayı oynattı.
Bu tahta değil ki… Metal. Neden…
Dehşetle komuta odasına baktım. Dopdoluydu. Ve oradaki herkesi tanıyordum.
Burak, Kate, Sultaniye, Oğuz ve James. Jennifer’lar, Komutan, Cécile ve Rey. Hatta Nicki bile! Neden? Herkes neden buradaydı?  Bunun özel bir antrenman olması gerekiyordu!
Korkuyla gözlerimi Sera’ya çevirdim. Boş bakışlarla elinde iki tane profesyonel orak tutuyordu. Birini sanki çok normalmiş gibi bana fırlattı. Zar zor yakaladım ki az kalsın düşüyordu. Yeteneksizliğime karşılık Sera garipsediğini belirten bir yüz ifadesi takındı. Oldu olacak Orak’ı bilmediğime inanmayacaklardı.
Fakat sorun bu değildi. Herkesin önünde mi savaşacaktım?! Hem de Sera’yla. Bilmediğim bir aletle. Hem de herkesin önünde! Hem de Sera’yla!
Kafam çoktan zonklamaya başlamıştı bile. Bu olamazdı. Mahvolacaktım… Rezil olacaktım.
Bakışlarım bir elimdeki orağa bir de Sera’ya kaydı.
Ve en son ona baktığımda, üstüme doğru geliyordu.

                                                                                      ~
“Ne neler oluyor!?” dememe fırsat bile kalmadan kollarım istemsizce hareket etti ve elimdeki orak havaya kalkıp Sera’nınkiyle çarpıştı. Uzun zamandır duymadığım tanıdık metal sesi kulaklarımda yankılanırken dehşet içinde öğretmenime bakıyordum.
Bir iki adım geri çekildim ve orağı yere fırlattım.

“Ha bilmem farkında mısınız ama bu şeyi kullanmayı bilmiyorum ben!”.

Hiddetle bir Sera’ya bir de komuta odasının başında duran Komutan’a baktım. Sera bana yine boş bir ifadeyle bakıyordu ve dürüst olayım irite olmaya başlamıştım. Zaten içinde bulunduğum durum yeterince canımı sıkıyordu, bir de bunların üstüne karşımdakinin yüzünü yumruklama hissinin eklenmesi taraftarı değildim.
Komutanın dediklerime inanmaya fazla hevesli ses tonu tüm salonda yankılandı.

“Böyle demenize rağmen biraz önce gayet güzel karşılık verdiniz Nightlion. Sera, sen ne düşünüyorsun?”.

 Yardım ister gibi Sera’ya baktım ama orağına yaslanmış havaya bakıyordu.

“Orağı ona attığımda yanlış tuttu. Duruşu ve tutuşu tam ben saldırırken değişti. Bilmiyorum.”.

“Pekala, ilk iki saniyede bir şey anlayamayacağımıza göre lütfen devam ed-“.

“Bir dakika.” Diyerek Komutan’ı durdurdum. “Ben size geri döndüğümde silahla ilgili tüm bilgimi kaybettiğimi zaten söylemiştim. Verilerime güvenilmediğini mi söylemeye çalışıyorsunuz?”.

“Bu doğru.” Buz kesildim, hala bana hain gözüyle bakıyorlardı. Hem de kurbanken. “Üzülerek belirtmek istiyorum ki Akademi’nin size olan güveninin yerine gelmesi için hala uygun bir an değil. Bu nedenle bir süre daha kendi vicdanınız değil otoritenin elleri altındasınız. Şimdi, lütfen antrenmana devam edin.”.
Sadece… Bakakaldım. Komutanın alışıldık umursamaz ve güya kibar ifadesi beni şuan yüzüme bile bakmaya cesaret edemeyen dostlarımdan daha az rahatsız ediyordu. Biri bile benimle göz teması kurmuyordu. Hepsi, hepsinin gözleri yerdeydi. Bağırıp hepsini kendime zorla baktırmak istedim, ama onlar hareket etmedikçe onlara gitmek gibi bir niyetim artık yoktu.

Gözlerimi biraz daha kısınca aslında bana bakan 2 kişi olduğunu fark ettim. Biri hiç şüphesiz Nicki’ydi. Onun bana bakmaması için bir gerekçe yoktu zaten.
Diğeriyse James’ti. Hıh, tabiî ki. James’in öyle bakışlarını kaçırmak ya da buna benzer huyları pek yoktur. Yüzleşeceği bir şey varsa yüzleşmesi gerektiğini bilir. Ama onun bana bakmamasını şuan daha çok isterdim sanırım.

Kafamı onlardan ayırıp sağıma baktığımda Sera orağını omzuna atmış, benimkini kaldırıyordu. Eğilmeden ayağını orağın altına geçirdi ve havaya zıplatıp eliyle tuttu.
Bana fırlatmak için durdu ve yüzüme baktı. Ben de ona döndüğümde ilk seferki gibi orağı bana doğru attı ve ben bu sefer bir nebze daha iyi bir yakalayış gerçekleştirirken sakince yerine geçti.
Parmaklarımı soğuk metale öfkeyle sardım. Demin Sera’nın atağına nasıl karşılık verdiğim hakkında hiçbir fikrim yoktu. Fakat ne olursa olsun bana inanmayacaklardı. Madem dediklerim gereksizdi, neden beni saatlerce sorgu odasından çıkarmadılar? Diye düşündüm. Bu şeyi kullanmayı gerçekten bilmiyordum. Şuan elimde hissettiğim soğukluk tanıdık olsa da, önceden içimde kol gezen güven yoktu.

Şuan ki soğukluk bana güven icra etmiyordu. Şuan ki soğukluk canımı yakıyor, beceremeyeceğimin alametini veriyordu bana adeta.

Pekala, eğer bana inanmıyorlarsa, onlara kendim gösterecektim. Bilmediğim bir şeyi batırmak ne kadar uzun sürebilirdi ki?

Sera kafamdaki konuşmanın bitmesini beklermiş gibi sıkılmış bir tavırla bana bakıyordu. Dişlerimi sıktım ve içimdeki rezillik korkusunu bastırmaya çabaladım. Çünkü birazdan gerçekten fazlaca alay konusu olacaktım.
Genel silah bilgimle Sera’nın üzerine doğru harekete geçtim. Yanına kadar koşup orağımı salladım. Tahmin edilebileceği üzere hızlıca yana kaydı ve arkama geçip orağın sivri ucunu boynuma geçirmeye çalıştı. Son anda sırtımı çevirip orağımı kaldırdım ve iki orak da birbirine takıldı. Şimdiyse iş biraz güç savaşına kaymıştı.
Ne yazık ki, Sera benden daha güçlüydü. Ya da en azından ben şuan gücümü yanlış kullandığımdan kolayca üstüme geliyordu. Dayanamayıp geri zıpladım. Nefesim hemen daralmıştı. Zaten bir ayı aşkın bir süredir antrenman yapmıyordum. Bu şeyse çok ağır geliyordu ve ayaklarım dönerken birbirine takılacak gibi hissediyordum. Ben öyle kendi kendime hayıflanayım Sera zaten tek bir yorulma belirtisi göstermediği gibi muhtemelen benim de gösterme nedenimi anlamadı ve üzerime doğru atıldı.
Panikle savunma amaçlı orağı savurdum ama karnımı açıkta bırakmıştım. Sera da orağını ters çevirip yuvarlak metal kısmıyla karnıma vurarak beni yere devirdi ve kıç üstü yere düştüm.
Orağım uzak bir köşeye uçtu ve ben de savunmasız kaldım. Zaten gözlerimi açtığımda Sera da orağın sivri ucunu yüzümden 10 cm geride tutuyordu, yani öngörüldüğü gibi 3 dakikada nakavt olmuştum.

Vay be. Gerçekten berbatmışım. En azından 5 dakika dayanacağımı ummuştum.
Orağını çekip beni kaldırmak için elini uzattıysa da onu umursamayıp kendi başıma kalktım.

Zaten beni tuşe ettin Walker, bir de asillik yapıp yardım teklif etmene gerek yok.

En azından kendimi pek sinirli hissetmiyordum. Sonucun böyle olacağı belliydi, bu yüzden sızlanmanın gereksiz olacağını birkaç saniye önce kavramıştım. Sanırım direk bittiği için mutluydum sadece.
Sera yüzünü Komutan’a döndürdü ve Komutan da sonuçları duymak istediğini belirterek kafasını salladı.

“Hareketleri hantal ve çok dengesiz. Kontrolünü kaybedince duruşu aksıyor. Ayakları her an birbirine girecek ve yüz üstü düşecek gibi. Rol yapamayacak kadar kötü kullanıyor yani.”.

Bitirecek misin? Der gibi bıkkınlıkla Sera’ya baktım ama kızın beni taktığı yoktu. Onun yerine boğazımı temizlemeye karar verdim.
“Kısacası, orağı kullanmayı bilmiyor. Aniden gelen ataklara karşılık verebilmesi de yüksek ihtimalle içinde hala kalmış olan dürtülerin ürünü. Zamanla onları da unutacaktır.”.

“Hah,aldın mı cevabını?!” der gibi sinirle Komutan’a baktım.Ama herif tükürdüğünü yalar mı,gayet sakin bir şekilde “Pekala,o zaman bundan böyle orak eğitimi derslerinize başlayabilirsiniz.” Diyerek ellerini arkasında birleştirip komuta odasından çıktı.
Komutan da ayrıldıktan sonra herkes yavaş yavaş komuta odasını boşaltmaya başladı. Nicki göz kırpıp başparmağını kaldırarak aferin işareti yaptı. Güldüm ve dudak hareketiyle beni odamda beklemesini söyledim. Ne dediğimi anlamak için yakın çekim kameralara baktıktan sonra kafasını sallayıp o da odadan çıktı.

Etrafıma bakındığımda Sera arkasını dönmüş fırlamış olan orağı alıyordu. Tam gidecekti ki koca ağzımı açtım ve sesim salonda yankılanınca bağırmamam gerektiğini akıl ettim.
“Teşekkür ederim. Ehm, kısa kesip beni dertten kurtardığın için. Ve… Önceden hayatımı kurtardığın için de.”.

Şu havalı karakterler gibi kafasını sallayıp yürümeye devam edeceğini düşünmüştüm ama onun yerine omzunun üzerinden bana bakıp orta pislikte bir sırıtış fırlattı.

“Teşekkür edip etmeyeceğine derslerden sonra karar vermek isteyebilirsin… Çekirge.”.

…ÇEKİRGE Mİ?!

Gülüp salondan çıktı ve ben de yeniden sahayı temizlemeye gelen naçizane temizlikçiyle yalnız kalmıştım.
Harika, bir çömezin çekirgesi oluyordum. Yakında bana ayak işlerini yaptırıp asistanı da ederdi bu. Hatta malzemelerini taşıttırırdı. Ve sonra ayaklarını yıkatırdı! Sonra sonra sonra-
“Gidiyor musun kızım, buraları sileceğim ben.”.
Temizlikçi amcaya şeytanca bir bakış fırlattım ama adam arkasını dönmüş sallana sallana etrafı siliyordu.
İç çekip ayaklarımı sürüye sürüye yukarı çıktım.
Neyse. Umarım bundan böyle her şey daha iyi olacaktı.


TEMİZLİK AMCA AŞKIMSIN asldkaslşdşsl <3

4 Temmuz 2012 Çarşamba

Azıcık musiki (müzik lan müzik)

Mirhaba ne yaparsınız? Biraz düşük sınıf bir gramer olacak ama ben müzikleri çoğ severim.Yapamam telefonsuz *bkz. ipod nano'yu itunes denen götlükten dolayı bozan,mp3 ünü kaybedip uyduruk mp4 ünü de bozduktan sonra telefona kalmış şahsiyet*...Candır müzik oğlum,hayattır~

Peki ne tür müzik severim.Valla Alternative Rock insan olsa evlenirdim,%90 rock severim.%9.9 ise New Age'e gidiyor dostlar,%0.1 ise pop olur,onda da napıyım hiperaktivitem basmıştır mutluyumdur böğüren adamlar dinleyeceğime cıvıldayan karılar dinlerim.Ama anlıktır yani sadece,genelde müzik listemde pek yer almazlar.

Alternative rock diyorduk,size bir kaç grup önerem mi ben <w<   >w>  <w>

(valla telefonun alfabetik sırasından gidiyorum)

-30 Seconds To Mars

ee bende 4-5 şarkısı olsa bile o şarkılarda güzeldir yanim.The Kill,This is War filan vardır hoştur baya ünlüdür.Tarzdır solistleri nedense pek severim kanım ısınmıştır u.u Gaga'nın Bad Romance'ine artiz ateşli bir cover yapmışlardır.


-Apocalyptica (bunu New Age'e mi soksaydım aceba o.o)

Finlandiyalı,Metallica'nın şarkılarına çelloyla cover yaparak ünlü olmuş orijinal bir grup.Çelloları yalanıp yutulası derecede çalarlar, kesinlikle tavsiye ederim.Tavsiye edebileceğim baya bir şarkıları olsa da en başta Broken Pieces,enstrümantal müzik severseniz Worlds Collide ve Ruska, ayriyeten Three Days Grace'le birlikte yaptıkları I Don't Care'i şiddetle öneririm U.U

(Ha evet.Accık hatunlar tarafından yalanma gibi ilginç şeyler olabilir videolarda o yüzden genel olarak ailenizin yanında izlemenizi önermem =w=")


                                                                       I Don't Care


                                                                      Broken Pieces


-Avenged Sevenfold (Bat Country,Afterlife,Almost Easy,Nightmare,Scream)

-*Breaking Benjamin*

Nahan ben burdaki adamın sesini yalar yutarım. Nedense solistlerinin sesine ayrı bir hayranlığım vardır,ayrıca en sevdiğim diyebileceğim gruplardandır. Dance with the Devil,Anthem of the Angels,You ve Diary of Jane ayrı bir güzeldir.Aslında neredeyse hepsi muhteşem diyecem taşlayacaksınız beni =,= Ama zamanınızı ayırmaya değer derim.

-*Bullet For My Valentine* (İngiliz Fetişi modu activate)

Bende 15 tane filan şarkısı olsa da o şarkıları da pek severim.Zaten o 15 şarkı da alternative rock olan parçalarıdır,yoksa pek bir böğürürler.Güzeldir ama güzeldir <.< Tears Don't Fall'u dinlemeden geçmeyin sakın,en ünlü şarkılarındandır.

-Coldrain  (Caponn o YEA! Die Tomorrow,Rescue me,We're not alone

-Disturbed (Down with the Sickness,Stricker,Liberate)

-Egypt Central (Over and Under,You Make Me Sick)

-Evanescence (E burdaki her ergen insan biliyo zaten bu grubu,şarkı sıralamama gerek yok sanırsam)

-Flyleaf (karının sesi pek bir yükseklere çıkıyor nan o.o Again,All Around Me,Arise,I'm so Sick)

-Linkin Park (Evanescence mantığıylan geçiyorum)

-Mudvayne (A world so cold,Happy?,Forget to Remember)

-Nickelback (Ninja buna liseli grubu diyo ama vazgeçmiycem aksjdl Someday,Too Bad,Savin' me,Hero)

-Panic!At the Disco (The ballad of Mona Lisa,I write Sins not Tragedies *uzun adları harbi sevmiyorum .-. ama müzikler güzel =w=*)

-Paramore (Bunu da biliyonuzdur da söliyim. Decode,Playing God,Monster,Brick by Boring Brick)

-Pendulum (Just another British <3 Bunlar biraz technoya kaçıyolar aslında o.o Hatta baya kaçıyolar.Ama güzeldir (Saydıklarımdan hangisine kötü dicektim malım ben asld) Self vs. Self,Crush,Bloodsugar)

-*Red* (aşkımm @w@ <3 Bu grubu da çok severim ama üşendiğimden uzun bişeler yazmıyorum artık.Çok tanınan bir grup değiller ama müziklerini gerçekten harika buluyorum. Breathe Into Me,Already Over,Out From Under,Let It Burn

Unazo-sama bu da sana gelsin!




-Saosin (Deep Down,Collapse,You're not alone)

-*Skillet* (valla bunlara da aşığım u.u solistleri de taştır ha. Comatose,Hero,My Obsession,Imperfection)

-Submersed (bende iki şarkıları olsa da salyamı fazlasıyla akıttılar,o yüzden bahsedilmeyi hakediyolar. Hollow,You Run)

-Sum41 (eğlencelüü~ No Reason,Still Waiting,Pieces)

-System of a Down (Türk düşmanı olsalar da müziklerini seveceğim napıyım =0= Chop Suey,Lonely Day,Question)

-There For Tomorrow (A little faster,Deathbed,Pages,The World Calling)

-*Three Days Grace* (yıldızlardan çakmışınızdır artık >w<  Ama ninja buna da liseli diyor -_- PİS NİNJA >^< I Hate Everything About You,No More,Time of Dying,Let You Down,Get out Alive)


VALLA BENCE 24 GRUP SİZE YETER aşsdkşlskş.Daha birkaç tane ufak grup da var da hem ben üşendim,hem de siz küfrettiniz.Zaten 3 linkten sonra daha fazlasını atmaya üşendiğim de aşikar askdkl Ama eğer Rock seviyorsanız dediklerimi deneyin derim,güvenin baa oğlum U.U Ninjaya bakmayın siz =^0!

New Age'e geçersem diyebileceğim pek bir şey yok,genelde anime müzikleri oluyor dinlediğim New Ageler.New Age buarada sırf enstrümantal müzik,güzel olayor ama.Klasik müziğin modern hali adından anlaşılcağı gibi.New Age için önerebileceğim anime soundtrackları Tsubasa Reservoir Chronicles,Pandora Hearts ve D.Gray Man'in. Açıkçası pek ilginizi çekeceğini sanmıyorum çünkü New Age seven pek insan görmedim ama müzikler gerçekten yere çakıyor insanı *A* Bir keman ya da yan flüt giriyor araya,apışıp kalıyorsunuz.Vallahin süper.

Grup olarak ise Rose Noire denen capon grubumuzu önerebilirim,New Age'le accık tekno karışımı yapmışlar   gibi sanki çakamadım.Güzel olsalar da çoğu müzikleri biraz kulak tırmalıyor gibime gelse de Royal Slaves'i ve Alice'i severim u.u

Ee müziklerden bu kadar.Vocaloidlere geçersek;

Bunda da diyebileceğim pek bir şey yok askjdlk Zaten arkadaşlarım Ninja ve Sheri bu olayın üstünde iyicene durdular gibime geldiğinden pek irdelemiyorum konuyu.Ha Sheri Vocaloid herkesin harcı değil demişti,ona katılıyorum şahsen.Çoğu insan bu ilginç robot seslerine dayanamayabiliyor,gayet normal yani.Özellikle annemle arabada giderkenki anımızı hiç unutmam.Radyoda ne alakaysa Hatsune Miku'nun adı geçmiş,annem de dürtükledi beni "Şu senin robotu diyo bak" dedi.Ben de kulaklıklarım olduğundan Hatsune Miku'dan bahsedildiğini duymamışım annemin robot tanımını anlamaya çalışıyorum,öle odasında sürekli haşır neşir olduğu robotlar olmayınca insan çakamıyor hemen .-." "Anne ne diyosun yahu" oldum,sonra annem adını hatırlamaya çalıştı. "Neydi ki adı,Hasibeli bişeydi" diyince "...HATSUNE MİKUYU MU DİYOSUN *carpalm*" oldum elbette.O gece Hatsuneye Hasibe,Megurineye de Mevhibe lakabı verilmiş oldu...

En sevdiğim vocaloid Len Kagamine'dir.OĞLUM O ÇOCUK SEVİLMEZ Mİ! Dünya tatlısı yav ;w; Her hikayede ölüyor ama seviyoruz onu aslkdş Rin'den pek hoşlaşmam.Bilmiyorum pek ısınamamışımdır,Len'i çaldığını düşünüyorum =^= Ayrıca ensest ilişkileri desteklemiyorum kusura bakmayın .-. her videoda oynaşmaları hoşuma gitmiyor.Ha her şekilde ikisininde sölediği ayrı şarkılar hoşuma gitmiyor ama,birlikteyken  çok daha iyiler.

Önerebileceklerim öncelikle Karakuri Burst =3=,ıstırırım ben bu şarkıyı.Len de burda pek bir daştır var ya .w. Nazi olsa da sulanmadan edemezsiniz.


                                                      Accık manyasan da fena değildin Rin U.U


                                                           Size daş demiştim!DEMİŞTİM!


                                                             Nehehe harbi daş lan =w=




Başka..başka.İkisinin de Kokoro versyonları var,onlar fena değil.Romeo&Cinderella var.Enseste hayır .^. olsam da güzeldi.Haaa tabiki ünlü Servant of Evil,Daughter of Evil var ikisi de harika.Ayriyeten Re Birthday'i severim ben,Regret Message de fena değildir.

Sonram Megurine'yi severim,genelde Rocklar ondan çıkar. Psychopath ve Alone'a biterim,Just be Friends de güzeldir.Ama Megurine'yi genel olarak ele alırsak sesinin favorim olduğunu söyleyemem,üstüne üstlük uyuz gelir bana =,=

Gumi fena değildir,Yowane Haku'nun sadece Daughter of White'ını bilsem de nedense bir sempatim vardır ona.

Ha,Hatsune'ye gelelim.Valla şu durumda Hatsune'den pek hoşlaşmıyorum,genel olarak Attention Whore mertebesine yükseldiği için gözümde on again off again gezerim biraz ona karşı.Ama kaltak olmayan şarkıları güzeldir ne diyim.En klasiğinden Love is War var,Lost Story muhteşemdir,Be My Sacrifice'ı da çok sevegrim ben *.* İstese ondan da güzel Rocklar çıkıyor yanim.

Evet Vocalardan da bu kadar.Kaito'dan neredeyse nefret ettiğim için onu geçiyorum U.U

Glee'ye gelelim.

Ha Glee'nin Amerika'daki popüleritesini biliyorsunuzdur,genelde ergen hayranlar ordan oraya GLEE GLEEE HIAAGG diye koştururlar.Açıkçası Türkiye'deki durumu bilmiyorum? Ama Dünya gözünde Glee sevenlerin genel olarak hakarete uğradığını sanıyorum yanılmıyorsam o.O Tabi bazıları Nirvana'ya filan küfredip Glee versyonlarının klasiklerden daha iyi olduğunu ciyaklayınca kızabilir insanlar hak veriyorum =,="

Bana gelirsek,ben Glee'yi izliyorum.Gayet de seviyorum,hatta bazı versyonlarını orijinal şarkılara yeğliyorum.Ama bu benim tercihim,hangi versyonun daha iyi olduğu konusunda da kaltaklanmıyorum.Bence kimse yapmamalı aslında,sadece çenelerini kapatıp müziklerini dinleseler dert olmaz dem?

Tercih ettiğim bir iki Glee versyonunu atam size U.U


                                                                 Me Against the Music



    Losing My Religion (bunun iki versyonunu da çok severim aslında *w* zaten bence benziyolar =_= pek bir  fark göremiyorum.Bunun geçtiği bölümü de pek bir severim,çok muhteşemdi ;w; Sezonu hatırlamıyorum da bölümün adı Grilled Jesus dı o_O)

Stereo Hearts da fena değil.Yine pek bir fark göremiyorum o_O



Somebody that I used to Know da güzeldi U_U



                                                                 
                                                       Cough Syrup-Buna ölüyorum işte ;_;

Neysem böyle ya o.O Bence güzeller.Dizi olarak güzel Glee,komik ve hayat dersi veren bölümleri var gerçekten.Ha genelde eski Amerikan şarkıları söylediklerinden içim çok daralıyor =_= Sevmiyorum çünkü.Ama onları da geçersek içi boş değil yani.

En sevdiğim karakterlere gelirsek direk Kurt diyebilirim asldklş Blaine'i de çok severim.Nedense homoseksüellere karşı bir sempatim var =_= Lezbiyenlerden çok gaylere.NEDENİNİ BİLMİYORUM .-.
Mike Chang var,hem gülünesi hemi de öküz gibi dans ediyor.Sesini en çok sevdiğimse Santana var,Blaine'inki de güzel.Kurt'ün sesi hayatımda duyduğum en ince erkek sesi .-. Burdan bakıp gülerek ölebilirsiniz komikliklerine.


Rachel Berry'den dürüst olmak gerekirse bıktım =_= Tiskiniyorum o kızdan.Pislik olmayı bıraksa da sesi bir türlü güzel gelmiyor.Ha çok yetenekli evet ama hoşlanmıyorum.Zaten 7/24 o söylüyor, bir de Broadway söylüyor tükürdüğümün.Vallahin sevmiyorum o kızı =_=

Evet sanırım bahsetmem gereken her şeyden bahsettim o.o Acayip sıkıldım zaten şuan =_= Hem yemek yemeliyim ölecem ;_; SAYONARA MİNNA XOX!

3 Temmuz 2012 Salı

Random ~=0=~



SELAMM  NABERRR <O< *ha...capslock*. Tamam kısa kesiyorum.Ben hikaye vardı paylaşcam dedim ya.Sonra tırstım ya.Demin de başlangıcı atayım dedim ama başlangıç aşırı romantikus olunca tırsarsınız diye vazgeçtim. Sonraa daa gittim tee 3. kitap için yazdığım bir randomı aldım size getirdim <w>...Ne iyiyim ama demi.TEK BİR ŞEY ANLAMAYACAKSINIZ MUHAUAH!

=_=" yok harbi stres oldum ben..o yüzden saçmalıyorum aldırmayın.Valla...Karakterleri dersek.Selene (aka. Nightlion) serinin baş karakterlerinden,Nicki çok yakın dostu,James yavuklusu (ajdlsjdlskdşlskdş şaka şaka...açıklayacam biara korkmayın) Sera da sarışın tipleme sdlsksakdj Tamam bu da şaka.Sera da önemli başkarakterlerden olduğu gibi Ninja'nın speşıl karakteridir dostlar.Tee geçenlerde o da bir random koyduydu ya bloguna,nahan Sera oydu işte.


Neyse,umarım bir süre sonra anlarsınız ;w;"

Tüm edebi bölümler affınız olur,umarım sıkılmazsınız.Bölüm başındaki şiirler müessesedendir.Mantığı ne bilmiyorum.İyi okumalar ;w;" Lütfen düşüncelerinizi belirtin de ona göre devam ediyim ya da kesiyim ben olur mu,hani kalabalık olmasın..falan..filan..

*Goes to her emo corner*






Yankılanıyor hep koca çarkların sesi kafamda.
Dönüyorum etrafımda, karanlık sarmış her yanı,
Hiçbir kaçış yok buradan sonra.
Gözlerim açılıyor, uyandığımı sanıyorum-ah ne büyük yanılsama.
Geldiğim yer öncekinden beter bir cehennemmiş aslında.

Şu işe bak, bilindik yüzler şimdi düşman maskesi altında.
Anlaşılmaz gerçek suçlu ben miyim, kalmışım hâkimin vicdanına.
Gözlerim tarıyor salonu, her şey eski dostluklar hatırına.
Fakat bulamıyorum tek bir suret, yeniden sevgiyle bakan bana.

Bıktığımı fark ediyorum, istemiyorum adaletlerini, acımıyorlar varlığıma.
Kim neyden anlıyor ki sonuçta? Baksana, buradaki her şey bir propaganda.
Bahanemiz “insanlık namına” iken, kaybediyoruz insanlığımızı bu dikenli yolda.
Ölüyoruz, çürüyoruz sonsuza dek ama; kimse asla dur demek bilmiyor bu sözde fedakarlığa.

Selene

Bir kız görmüştüm.

Sancılı hatıraların arasından görünüşünü çıkaramasam da bir şekilde önemli biri olduğunu hatırlıyor gibiydim. Ellerimi duvarlara sürüye sürüye yürüyordum. Üstümdeki beyaz ve bol hastane kıyafetiyle akıl hastanesi kaçkını gibi durduğumdan emin olsam da umursadığım söylenemezdi. Nicki yorgunluktan koltukta uyuyakalmış, ben de sıkıldığımdan bunu fırsat bilip dışarı çıkmaya karar vermiştim.

Amacım neydi bilmiyorum. Birini görsem konuşacak mıydım sanki. Onu geçtim ne diyecektim?

Merhaba, yargılanma aşamam bittikten sonra antrenmanlarda anılarım yüzünden aniden kafayı sıyırmış bir ruh hastasıyım. Benimle dolaşır mısın?

İç geçirdim. Düzelip düzelmediğimi anlayamıyordum. Yeni doğmuş bir çocuk gibi hissediyordum. Bilgisiz, deneyimsiz, var olandan habersiz.
Her şeyi yeniden öğreniyor gibiydim. Belki de bu yeni bir başlangıçtı, yeni bir şanstı. Ama dürüst olmak gerekirse bunu “şans” olarak da nitelendiremiyordum. Çünkü olan bitenler bana yeni bir sayfa açmak için neredeyse tüm kitabı yakmıştı.

Yine de yapacak bir şeyim yoktu. Amaçsızca yürüdüm. Aklımda bin bir şeyin dolaşması gerekirken sadece iki kişiyi düşünüyordum.

Biri Arinnaydı. Onunla uzun süre konuşamamam dışında, en son gördüğüm halini hatırladıkça tüylerim ürperiyordu. Ama korkup korkmadığımı kestiremiyordum işte. Korkmuş muydum, yoksa üzülmüş mü? Onu özlemiş miydim, pişman mıydım?
Ne hissettiğimi kestirememek içimi baymıştı. Duygularım o kadar uzun süredir donmuştu ki şuan çok yavaş çözülüyorlardı. Kendimi barbie bebek gibi hissetmekten nefret eder haldeydim. Konuşur ama duygusuz, yürür ama amaçsız. Duygusuz, gereksiz bir varlık.
Nicki bana Arinna’nın döneceğini söylemişti. Dinleniyor demişti. Fakat neden yanıma gelmiyordu? Onun benden ayrı olması gibi bir olanak yoktu –ayrı olunca olanları görmüştük. Yaramız varsa birlikte sarmalıydık. En gerekli andayken en uygunsuz noktalardaydık. Ona ihtiyacım vardı, onun da bana.

Fakat yine yapmıştım. Olan biten onca şeyi hiçbir şey hissetmeden söyleyebiliyordum. İnsanlara başımdan geçenleri dün ne yediğimi söyler gibi anlatınca gözleri yuvalarından fırlıyordu. Şayet gel gör ki Nicki benden bir şeyi uzatmamı istesin donup kalabiliyordum. Fransa’yı anlattıkça içimden çığlık atmak geliyordu, onu susturuyordum. Orada kalsaydım yaşayabileceğim hayatı, en önemlisi de aslında yaşamayacaklarımı düşünmek, bu fırsatı kaçırdığımı bilmek beni deli ediyordu. Buradakileri zaten görmek istemediğimden çocuk konuşacak konu bulamıyordu. Film izleye izleye uyuyakalıyorduk.

İkinci kişiyse o kızdı.
Ona hissettiğim şey nefretle boşluktan ibaretti. Neden nefret ettim –herhalde yerimi doldurduğu için. Kendimi bu kadar değersiz hissedemezdim sanırım. Ölen Japon balığının ardından alınan süs balığı gibi bir şeydi o kız. Daha önemli, daha değerli, daha yetenekli. Görünüşünü hatırlayamıyordum evet, ama bildiğim bir şey varsa o kız olmadan Vlad’le yapılan çarpışmadan sağ çıkamayacağımdı.
Tekrar tekrar düşünüyordum sonra. Nefret etmem gereken gelen kız mıydı, yoksa onu getirten kişi miydi? Sonuçta kızın “Ah madem eksiğiniz var doldurayım bari” diye şıp diye burada bittiğine olanak vermiyordum.

Ellerimi cama sürttüğümü fark ettiğimde duraksadım. Başımı kaldırdım. Dövüş sahasına gelmiştim. Üstelik saha boş değildi.
Aslında bu alışılmadık bir şey değildi. Odadan çıktığımda saat gece yarısını geçiyordu. Gece antrenmanı yapıyor olmalıydılar. Gayet doğaldı. Ama o dürtü, o bastırılamayan dürtü geri dönmeme izin vermedi. Son zamanlarda içgüdülerim aşırı gelişmişti. Onları ne kontrol edebiliyor ne de onlara karşı koyabiliyordum. 

İçeride biri vardı. Görmem gereken biri.

İtaat ettim ve yürüdüm. Kapı aralığından bakınca monitör odasında kimsenin olmadığını gördüm. Sanırım benim gibi buraya gelmek kafalarına esmişti o kadar. Derin bir nefes aldım ve camekân kısmına kadar gittim. Kimlerin dövüştüğünü görmek için nefesimi tuttum ve heyecanla sonucu bekledim.
 James’ti.
En azından biri. Açıkçası gerçekten zor zaman geçiriyor gibi duruyordu. James’in dövüş seviyesi baya üsttedir. Bu yüzden görev skalası bu kadar yoğun. Ama şuan yüzünde telaş ve sinir karışımı bir ifade ve alnından akan terle oradan oraya koşturup taklalar atıyor, alevler püskürtüyor.
Normal bir dövüşteki James yani. O yüz ifadesi dışında.
Normalde dövüşen James’in yüzünde soğuk ve sakin bir ifade vardır. Duygularını kontrol altına almıştır ve profesyonel görünür. Fakat şuan kapana kısılmış ve çaresiz duruyordu.
Onu bu kadar zorda bırakan kim?
İşte bu gerçekten ironik bir soruydu.
Yüzümü çevirmemle lanet olası gözlerimin yerlerinden fırlamaları bir oldu.
İlk önce boyu cidden uzundu. Biraz yaklaştıklarında James’le aralarında az bir fark olduğunu görebiliyordum. Alışıldık biçimde atletikti ama bir şekilde usta gibi duruyordu. Kelime anlamıyla profesyonel gibiydi.

Fakat asıl umursadığım bunlar değildi. Soluk sarı saçlar, buradan bakıldığında bile vahşice parıldayan gözler. İçlerinde sarı ve yeşil var. Hüzünlü bir sonbahar gibi, ama yıkım getiren türden. Yüzü solgun, hatta belki de saçından teni de sarı duruyor. Huzursuz bir ruha benziyor. Saha onun 30 yıllık evi sanki. Rahatça süzülüyor. Ellerinden çıkan alevler onun bir parçası adeta. O kadar aşina ki onlara. Her şeyi o kadar iyi ki çok doğal duruyor. Kendinden emin, korktuğunu ya da endişelendiğini bile sanmıyorum. James’in profesyonel dediğim ifadesi onun yüzünde, James’e ise sadece telaşı ve korkuyu bırakmış.
Fakat o doğal değil. Yanlış bir şeyler var onda. Hissedebiliyorum ama söyleyemiyorum. Yavaşça hatırlıyorum. Vlad’in onu görünce yüzünde oluşan ifadesini, üzerime yürüyüşünü. Beni öldürmeye geliyordu. Normalde o an böyle bir tehdidi bile umursamayacak düzeydeydim. Ama anımsıyorum, o zaman bile sanırım gerçekten korkmuştum.
Kâbus gibiydi. Gücü korkutucuydu. Onun yerine beni değiştirmeleri aşırı normaldi. Ben olsam ben de değiştirirdim.
Melek gibiydi. Ama sürgün mü edilmişti, cezalandırılmış mıydı? Neydi bu Tanrı aşkına… Kelimelere dökemiyordum onu. Garip bir aurası vardı. Ölümü beraberinde taşıyordu. Şanssızlığı, kederi. Büyük güçler büyük sorumluluklarla gelir derler ya, yaşamıştı işte onu.
Buraya yaşamak için gelmemişti. Feda olmaktı onun görevi.
Tüm bunları neye göre çözdüm bilmiyorum. Görünüşünden mi, bakışlarından mı?  Belki de kendi kendime hikâye yazıyordum.
Neyse ne tüm bu anlattıklarımdan ona sempati duymam gerekirdi sonuç olarak. Ne biliyim, acımam filan. Anlayış göstermem en azından.

Ama olmuyordu işte. Tırnaklarımı kollarıma geçirmiş boş bakışlarla onun James’in üzerine alevlerle uçmasını izliyordum.
Son hamleye gelmişti, James’in de işi bitmişti zaten. Taklalarından birinde yaralı olan dizine filan yüklenmişti belli ki ve takılıp yerde kalmıştı. Rakibi önünde bitti ve elini alev püskürtecek konumda ona dayadı.
James sinirle ona bakıyordu. Delirmiş gibiydi. Rekabet delisi bir insan değildi ama bazı şeylerde yenilmeye dayanamadığını biliyordum. Özellikle hazzetmediği insanlara karşı aşağıda olmaktan hoşlanmazdı. Belli ki karşısındaki kişiye karşı pek hoş duygular barındırmıyordu.

Ki rakibinin de duyguları karşılıklıydı sanırım. Buradan bakılınca en iyi arkadaş gibi durdukları söylenemezdi. James’e pis bir sırıtış fırlattı. Buna cevap olarak James kaşlarını çatınca yüzündeki sırıtış uçuverdi. Ama bunun nedeni James’in kaş çatması değildi.
Kafasını o kadar ani kaldırdı ki saklanacak zamanı neredeyse bulamadım. Üstüne üstlük bembeyazdım, görülmem o kadar kolaydı ki üstüme bir de ışıklı tabela yapıştırmak kalmıştı.

Çömelerek masanın altına girmiştim ama burada kalmaya hiç niyetim yoktu. Buraya geleceğini hissediyor gibiydim ve tedirgin olmuştum. Beni göremeyecekleri bir noktaya kadar hızla süründüm ve deli gibi koşmaya başladım. Gördüklerime bakılırsa o kız kesinlikle benden daha hızlı koşuyordu çünkü.

Koridoru dönsem rahatlayacaktım ama upuzun koridorda çıldırmış gibi koşmam gerekiyordu. Çünkü koridorun başına çıksalar beni hangi uzaklıkta olsam da görür ve takip edebilirlerdi. Tüm eforumu sarf ettim ve koridoru döndüm. Ayak sesi duymadığımdan içim birazcık rahatlasa da arkama bakmayıp doğruca Nicki’nin salyalarını akıtarak uyuduğu odaya, yatağıma geri zıpladım.

 Kalp atışlarım normal seviyeye geldikten az süre sonra da uyuyakaldım.
Sabah aniden uyandığımda dünkü telaşın izlerini taşıyordum. Çevreme bakındım. Nicki kahvaltı tepsisini almış yatağıma doğru ilerliyordu. Uyanık olduğumu görünce sevinse de yüzümdeki ifadeden o sevinç geldiği gibi kayboldu.
“Günayd- heyhey ne oldu sana böyle?”.
“Hiç.” Diye geçiştirdim “Kâbus gördüm o kadar.”.
Yalan da değildi hani.
Sürekli kâbus gördüğümden bunu sorgulamadı ama yüzü asıldı diyebilirim. Kafamı patpatladı ve gülümsemeye çalıştı. Ona boş boş baktım. O da anlayışla tepsidekileri bana uzatmaya girişti.
“Sadece çay-“ dememe fırsat bırakmadan kaşlarını çatarak bana baktı. Çocukların kötü bakıcısı filan gibi bir hali vardı ve gerçekten komik sayılırdı. Özellikle de ses tonu.
“Non! Hepsini yiyeceksin, pazarlık filan da yok!”.
Yeme düzenim aşırı bozuktu. Özellikle sabahları ağzımdan lokma geçmiyordu. Öğlenleri değişik oluyordu. Ya bir şeyler yiyordum ya da yine aç kalıyordum. Akşamları yemeklere abanıyordum o ayrı mesele. Ama Nicki şu “sabah kahvaltısı günün en önemli öğünüdür” manyaklarındandı.
O “Tren geçiyor, kuş geçiyor! Selene de ağzını açıveriyor!” diye çatalla bana doğru uçarken ellerimle onu savuşturmaya çalışıyordum. Birden aklıma geldi.
“Hey, şu yeni gelen çömez hakkında bir fikrin var mı? Uzun olan hani.”
“Şunu ağzına alırsan söyleyeceğim mon cheri!”.
Kaşlarımı çattım. Gözlerimi kapayıp burnumu tıkadım ve o da çatalın üzerinde duran krepi ağzıma sokuşturdu. Midem bulana bulana yutkundum ve sıkkın bir tavırla ondan cevap beklemeye başladım. Zafer edasıyla sırıtıyordu. Sonra da gülüp koltuğuna oturdu.
“Hım bir bakalım. Uzun çömez… Ha ha buldum! Garip bir tip değil mi? Sarışın filan. Yemin ederim Avrupa’da bu kadar garip sarı bir insan gördüğümü hatırlamıyorum. Üstelik çok kaba biliyor muydun? Küpemin gay durduğunu söyled-“
“Nicki… Sadede gelir misin?”.
“Tamam tamam. Neydi ki adı. Sabrina… Yok artık bir dakika o şu cadı kızdı. Sally… Hayır. Sasha-Tamam daha neler.”.
O bir düzine ad daha sıraladı, ben de el mahkûm bekledim. O isim Nicki’nin ağzına gelir gibi oldukça benim de geliyordu sanki.
“Hahayt buldum! Sera-“
Gözlerim fal taşı gibi açık, dudaklarım istemsizce aralandı.
“Walker mı?”.
Nicki biraz şaşırdı ama bir şey diyemedi. “Şey evet, öyle. Nerden biliyorsun?”.
“Bilmem. Oradan buradan duymuş olmalıyım.”.
Nicki dudağını büktü ve çayını alıp elindeki Fransızca gazeteye sakince göz atmaya başladı.
Yumruklarımı sıktım. Oydu.
“O” kız sensin, Sera Walker.